Alexander Graham Bell hizmetleri kimdir hayatı     Ömer Hayyam kimdir rubaileri hayatı hasan sabbah     Thomas Edison     Öklid Euclides     Niels Bohr     Şeyh Edebali kimdir hayatı     Stephen Hawking kimdir hayatı     Mimar Sİnan hayatı eserleri kimdir camii     Abdüsselam hayatı kimdir eserleri nobel ödülü     Bill Gates kimdir hayatı microsoft       Öklid Euclides     Thomas Edison     Abdüsselam hayatı kimdir eserleri nobel ödülü     İbni Sina       Michael Faraday     Osman Gazi kimdir hayatı osmanlı devleti       Ebul Iz El Cezeri     Mimar Sİnan hayatı eserleri kimdir camii     Hz Mevlana Celaleddini Rumi hayatı kimdir sözleri     Ömer Hayyam kimdir rubaileri hayatı hasan sabbah     Stephen Jay Gould     Özcan Aydın     Halef İbn Abbas ez Zehravi kimdir hayatı icatları     El Biruni kimdir,biruni hayatı     Battani kimdir hayatı eserleri icatları buluşları     Albert Einstein       Robert Boyle     Nikola Tesla     Marie Curie     John Forbes Nash     İskenderiyeli Hypatia     Robert Boyle     Piri Reis kimdir hayatı denizcilik hava eserleri     İbni Sina     Niels Bohr     Batlamyus Kimdir Hayatı Buluşları Eserleri       El Biruni kimdir,biruni hayatı     Alfred Bernhard Nobel kimdir hayatı     Stephen Jay Gould     Michael Faraday     Cabir bin Hayyan kimdir hayatı eserleri kimya       Bill Gates kimdir hayatı microsoft     Mustafa Behçet Efendi      Nikola Tesla     Piri Reis kimdir hayatı denizcilik hava eserleri  

Osman Gazi kimdir hayatı osmanlı devleti

 Söğüt'ün bağrında çiçek açan Osmanlı'nın kurucusu Osman Gazi, hususî kabiliyetlerle donatılmıştı. Peki, o yüce ruh, dünyanın üç kıtasına hâkim olacak bir devleti kurmayı hangi vasıf ve kabiliyetlerle başarmıştı?

Teşkilâtçılığı ve idarî vasıfları
Osman Gazi, her şeyden evvel bir millet mimarı ve bir devlet kurucusuydu. O, hem muazzam bir dirilişe vesile oldu hem de uzun müddet dünyaya nizam verecek bir devletin temelini attı. Doğu'dan Moğol baskısından kaçarak Bizans sınırına yerleşen Türkmen boylarını mükemmel bir şekilde organize ederek, Osmanlı Beyliği'nin kısa zamanda gelişmesine, tarihin akışını değiştirecek bir güce erişmesine öncülük etti. Devlet-i Âliye'nin aklî, mantıkî, ruhî ve kalbî yanlarını ihmal etmeyen Osman Gazi'nin, devlet sistematiği adına benimsediği değerler, dinin genel kaidelerini ve adaleti esas alıyordu.

İstişareye çok ehemmiyet vermesi, hak ve adalete saygılı olması, kazanılan zaferleri şahsına bağlamaması, kıskançlık damarına basmaması, başkalarını tahrik etmekten kaçınması, temkinli hareket etmesi; ganimet arzusu, şöhret hissi, cihanı istilâ etme arzusu içinde olmaması ve İslâm'ı hâl diliyle temsil etmesi, Osman Gazi'nin öne çıkan vasıflarındandı. Osmanlı'nın kuruluş yıllarında idarî ve askerî hususlar başta olmak üzere devlete ait bütün meseleler, beyliğin önde gelenlerinin ve ulemanın iştirakiyle müzakere ediliyordu. O yıllarda mabetlerin, mânevî ve uhrevî mekânların bu mühim toplantılara ev sahipliği yapması, Asr-ı Saadet'in saf ve duru anlayışını temsil etmesi bakımından da mânidardı.

Hak ve adalet mülâhazası
Osman Gazi, gerek tatbik ettiği dâhiyane siyaset, gerekse adaletli idaresi ve halkına duyduğu sevgi-merhamet bakımından çok hususi bir şahsiyetti. Sâlih ve dindar bir Müslüman'dı. İslâm ahlâkının üstün vasıflarını ve insanî değerlerin ince nüanslarını temsil ediyordu. Himayesinde bulunan Müslüman ve gayrimüslim halk, adaletin tesis edildiği kasaba ve şehirlerde haksızlığa uğrama endişesi olmadan alışverişini yapıyor, huzurlu bir hayat yaşıyordu. Bu durum, komşu hükümdarların ve tekfurların himayesi altında yaşayanların iktisadî, sosyal ve idarî bakımdan Osmanlı Beyliği'ne sempati duymalarına, hattâ gıpta ile bakmalarına zemin hazırlıyordu. Osmanlı Beyliği'nin hâkimiyet sahasını devamlı genişletmesinde ve pek çok problemi kolayca çözmesinde, Osman Gazi'nin ve ondan sonra başa geçen padişahların hak ve adalet mülâhazası çok büyük rol oynadı.

Fetih ve gazâ aşkı
Bir cihan devletinin kurucusu olmanın yanında, askerî ve siyasî bir deha olan Osman Gazi, az sayıdaki askeriyle, Bizans ordusunu ve tekfurlara bağlı kuvvetleri üst üste mağlûp etmeyi başardı. O, maiyetindekileri belli bir düzen ve disiplin altında çalıştırmayı bilen, onlardan kabiliyetleri çerçevesinde faydalanmaya çalışan, iş ve makamları ehline veren, idarecilerin üstün vasıflarını öne çıkaran bir liderdi. Kumandan arkadaşları ve birlikte mücadele ettiği bahadırlar, ona karşı büyük saygı duyuyordu. Hem Bizans kralı hem de tekfurlar, "kalıcı ve karşı tarafı da korkutan en iyi savunmanın taarruz" olduğu fikriyle hareket eden Osman Gazi'nin neyi hedeflediğini tam kestirememiş ve stratejik bir mevkide bulunan Osmanlı Beyliği'nin genişlemesini engelleyememişlerdi.

Bursa'yı fethedip bu önemli şehri beyliğin merkezi hâline getirmek, onun en büyük hedeflerinden biriydi. O, kendi devrinde bu gayenin peşinden koştu ve senelerce bunun sancısını çekti. Son nefesini verirken dahi Bursa'nın fethedildiği müjdesini duymak istiyordu. Hattâ muhasara devam ederken, şehre hâkim bir tepe üzerinde görülen ve kubbesi parlayan binayı oğluna göstererek: "Oğul; ben öldüğüm vakit beni şu gümüşlü kubbenin altına koyasınız." demiş; Orhan Gazi'ye ve kumandanlarına Bursa'nın fethi adına mânevî bir mesuliyet yüklemişti. Eski Selçuklu topraklarında, İran'da ve Türkistan'da fetih ve gazâ arzusuyla kendilerine bir çıkış yolu arayanlar Osmanlı Beyliği'nin bulunduğu bölgeye geliyorlardı. Bu da Osmanlı fütuhatının beslenme kaynaklarından birini teşkil ediyordu. On senedir kuşatılmakta olan Bursa'nın düşmesi, bu iltihakların çoğalmasına zemin hazırladı.



Beklentisiz bir gönül insanı
Altmış yıl boyunca başını yastığa koyup yatmayan ve ciddi bir mesuliyet şuuru içinde hareket eden bu insanın ordusu da, halkı da onun peşinden yorumsuz bir teslimiyetle yürüdü. Onunla birlikte yola çıkanlar, dünyevî bir beklenti içinde olmadan dinî yayma gayreti içinde oldular. Allah da gaflet ve ülfete düşmeden canlılığını muhafaza eden böyle bir topluluğu muzaffer kıldı, ona muvaffakiyet ihsan etti.

Bu aksiyon, mefkûre ve dava insanı, aynı zamanda çok müsamahalı, hoşgörülü ve tolerans sahibi bir idareciydi. Kuruluş yıllarında İslâm mesajının temsil edildiği yerlerde iltihaklar oldu. Öyle ki, akıncı beyleri arasında bazı Hristiyan büyükleri de vardı. Allah Resûlü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) metotlarına hep sadık kalarak, iyi bir Müslümanlık sergileyen; "adalet, eşitlik, hürriyet" gibi mefhumları hakiki mânâda temsil eden Osmanlıların müsamahası ve temsil keyfiyeti sonrasında İslâm'a giren bu insanlar, kat'iyen zorlanmadı. Eğer zorlansalardı, Osmanlıların Müslümanlık adına girdikleri yerlerde Hristiyan kalmayacağı bir gerçekti. Ama böyle bir yol takip edilmedi. Gönülleri yumuşatan ve kalblere tesir eden bu kuşatıcı tavır karşısında farklı milletlerden insanlar, İslâm dinini benimsedi. Osman Gazi'nin yanında ordunun ön saflarında savaşan Gazi Mihal, sonraki yıllarda Müslümanlığı benimseyen Evrenos ve Zağanos paşalar, adlarını değiştirmediler ve bizim tarihimize öyle geçtiler. İhtidâ ederek samimiyetlerini ortaya koyan Timurtaş Paşa ve Çandarlı Kara Halil gibi, düşman orduları karşısında aslan gibi kükreyen bu insanlar adına cami ve köprü gibi hayır müesseseleri yapıldı.

Mütevazı hayat anlayışı
Saçı, sakalı ve bıyığının renginden dolayı Osman Gazi "kara" lâkabıyla anılıyordu. Bu unvan, Türkmenler arasında cesur kimseler için kullanılıyordu. Sonraki Osmanlı hükümdarları için kullanılan "şah, padişah, sultan" unvanları onun için kullanılmamış; ona sadece "bey" denilmişti. Gerçekten de o "bey" olmanın hakkını her sahada sonuna kadar verdi. Bunu yaparken de mütevazı ve alçakgönüllü bir insan olmayı tercih etti.

Saffet ve içtenliğiyle bir sembol insan olan Osman Gazi, yıllardır yaptığı mücadeleler sırasında etraftaki tekfurlardan elde ettiği mal ve mülkle bir saray kurabilecek imkânı varken, bütün bir hayat boyu Kur'ân ve Sünnet'in rehberliğinde âdeta bir sahabe gibi yaşadı ve son nefesini bir çadırda verdi. Derin bir samimiyet ve adanmışlık ruhu içinde zâhidâne bir hayatı tercih etti. İslâmiyet'i yaymayı ve cihana duyurmayı dert edinerek Allah'ın yardımına mazhar oldu. Bu kutlu vazifeyi yaparken herkese ümit ve heyecan aşıladı. Sanki bu yönüyle de Hazreti Halid'i (ra) örnek almıştı. O da vefat ederken geriye bir at ve bir kılıçtan başka hiçbir şey bırakmamıştı. Sahabeden Sa'd bin Zeyd, Hazreti Halid için; "Herkesin övdüğü bir kumandan olarak yaşadı; İslâm'ın bir yitiği olarak gitti. Gitti ve geride sadece atını ve kılıcını bıraktı." demişti. Oldukça sade bir hayat yaşayan Osman Gazi'den geriye kalan tablo da doğrusu bundan farklı değildi. Vefat ettiği zaman dünya malı olarak zarurî bazı eşyalarından başka bir şey bırakmadı. Sahabelerin hayatını kendine örnek alan bu dava adamından, geriye ne altın ne de gümüş kaldı. Terekesi içinde zikredilen şeyler: sarıklık bez, iri taneli bir tesbih, at için zırh takımı, bir tuzluk, bir kaşıklık, bir çift çizme, kırmızı renkli sancaklar, sade bir kılıç, bir tirkeş, bir mızrak, birkaç at ve misafirlerine ikram için beslediği üç sürü koyundan ibaretti. Beyliği idare ederken hazineden herhangi bir karşılık almayan Osman Gazi, geçimini koyunlarının geliriyle temin ediyordu. Zaten o, elindekileri fakir ve muhtaç insanlarla paylaşan, onları giydirip donatan, dul ve yetimleri koruyup gözeten çok merhametli bir insandı. Bundan büyük bir mânevî haz alıyordu.

Ertuğrul Gazi'nin rolü
Sözünü ettiğimiz bu vasıflar, Osman Gazi'ye babası Ertuğrul Gazi'den miras kalmıştı. Selçukluların kendi fonksiyonlarını tamamlayıp, tarih sahnesinden çekilmeye başladıkları dönemde Kayı Boyu lideri Ertuğrul Gazi, baştanbaşa Anadolu'yu geçerek Söğüt'e gelmiş ve bir avuç samimi insanla birlikte İslâm'ın, Kur'ân'ın bayraktarlığını yapmaya başlamıştı. Mütevazı bir toprak parçası üzerinde, oldukça basit bir hayat yaşayan insanların kurduğu Osmanlı Beyliği, birbirleriyle çarpışan ve fikir dağınıklığı içinde bulunan Anadolu beyliklerine karşı baştan beri dâima müspet bir tavır sergiledi. Mecbur kalmadıkça onlarla savaşmadı ve böylece başkasının hesabına kürek çekmedi. Kaderin önüne koyduğu fırsatları değerlendirerek tarihe yön veren Osman Gazi, hem babasından hem de kayınpederi Şeyh Edep Âli'den temkinli ve itinalı hareket etme telkinleri almıştı. Bundan dolayı o, bütün himmetiyle gözünü Bizans'a dikti. Osman Gazi ile başlayan bu akıllı ve disiplinli siyaset sayesinde, Müslüman Türk beylikleri arasında yaşanabilecek ve zulme varan haksızlıklara yol açabilecek kanlı çarpışmaların önüne geçildi. Şehirlerin ve ekili arazilerin harap olması, kadınların dul, çocukların öksüz ve yetim kalması engellendi. Ayrıca Halife'ye karşı fevkalâde saygılı davranıldı. Böylece Kayı Boyu bir cazibe merkezi hâline geldi.

Netice
Osman Gazi kendinden sonra gelecek nesillere, dünyaya bedel bir devlet bıraktı. Beyliğini güçlü tutmak ve sınırlarını genişletmek için tatbik ettiği siyaset, gelişen şartları nazara alan diğer padişahlar tarafından da devam ettirildi. Onun yüksek mefkûreleri, Orhan Gazi, Murad Hüdavendigar, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed, 2. Murad, Fatih, Yavuz ve Kanunî ile çok daha geniş bir yelpazede tahakkuk etti. İ'lâ-yı kelimetullah uğruna hepsinin de ciddi bir ihlâs ve samimiyetle yüklendikleri mücadele, Allah katında aynı değere sahipti. Bu mülâhaza ve hedefler ışığında temelleri atılan devlet, geniş bir sahaya hükmetmekle kalmadı, dünyaya ilim, irfan, adalet ve iman nurunu yaydı. Osmanlı Devleti, farklı din ve dillere sahip pek çok milletin altı asır boyunca huzur içinde yaşadığı ideal bir devlet olarak tarihteki yerini aldı.




Adınız  
Yorum Yap