Alexander Graham Bell hizmetleri kimdir hayatı     Ömer Hayyam kimdir rubaileri hayatı hasan sabbah     Thomas Edison     Öklid Euclides     Niels Bohr     Şeyh Edebali kimdir hayatı     Stephen Hawking kimdir hayatı     Mimar Sİnan hayatı eserleri kimdir camii     Abdüsselam hayatı kimdir eserleri nobel ödülü     Bill Gates kimdir hayatı microsoft       Öklid Euclides     Thomas Edison     Abdüsselam hayatı kimdir eserleri nobel ödülü     İbni Sina       Michael Faraday     Osman Gazi kimdir hayatı osmanlı devleti       Ebul Iz El Cezeri     Mimar Sİnan hayatı eserleri kimdir camii     Hz Mevlana Celaleddini Rumi hayatı kimdir sözleri     Ömer Hayyam kimdir rubaileri hayatı hasan sabbah     Stephen Jay Gould     Özcan Aydın     Halef İbn Abbas ez Zehravi kimdir hayatı icatları     El Biruni kimdir,biruni hayatı     Battani kimdir hayatı eserleri icatları buluşları     Albert Einstein       Robert Boyle     Nikola Tesla     Marie Curie     John Forbes Nash     İskenderiyeli Hypatia     Robert Boyle     Piri Reis kimdir hayatı denizcilik hava eserleri     İbni Sina     Niels Bohr     Batlamyus Kimdir Hayatı Buluşları Eserleri       El Biruni kimdir,biruni hayatı     Alfred Bernhard Nobel kimdir hayatı     Stephen Jay Gould     Michael Faraday     Cabir bin Hayyan kimdir hayatı eserleri kimya       Bill Gates kimdir hayatı microsoft     Mustafa Behçet Efendi      Nikola Tesla     Piri Reis kimdir hayatı denizcilik hava eserleri  

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi hayatı Müceddid

Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (d:1776 – ö : 1826)

Zâhir ve bâtın ilimlerindeki kemâli sebebiyle Zülcenâheyn, müceddidü’l-karni’s-sâni aşer (onikinci asrın müceddidi) gibi vasıf ve ünvanlarla anılan, Altın Silsile’nin otuzuncu halkası Mevlânâ Hâlid Ziyâüddîn-i Bağdâdî (ks.) 1193/1779 senesinde Osmanlı Devleti vilayeti olan Bağdat’ın Şehrezur kasabasında -bazı kaynaklara göre de Baban Sancağı’nın medreseleri, bahçeleri ve tatlı su kaynakları ile meşhur olan Karadağ kasabasında- doğdu.

İtikatta Eş’ârî, mezhepte Şâfiî, tarikatte Nakşibendî-Müceddidî, meşrepte Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî’dir.

Adı Hâlid b. Ahmed, lakabı Mevlânâ ve Ziyâeddin’dir. İslâm dünyasında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’den sonra “Mevlânâ” (efendimiz, büyüğümüz) lakabı ile anılan ve bu sıfatla meşhur olan ikinci kişidir ki tesiri ve nüfuzu buradan anlaşılabilir. Kendisinden sonra Nakşibendî tarikati neredeyse Hâlidîlik Kolu ile anılır olmuş, Osmanlı toplumunda da en yaygın tarikat haline gelmiştir.

Ömrünün bir kısmı Bağdat’ta geçtiğinden ve orada daha çok tanındığından daha ziyade “Bağdâdî” nisbesiyle anılır.

Nesebi, yöre halkı arasında altıparmaklı lakabı ile bilinen Pîr Mikâil hazretlerine dayanır.

Bu meşhur velînin de nesebi Hulefâ-i Râşidîn’den Hz. Osman’a ulaşır. Anne tarafından nesebi ise, Hz. Fâtıma (r.anhâ) neslinden kâmil velî Pîr Hızır hazretlerine uzanır.

Boyu uzun, cüssesi büyük, rengi beyaz ve pembe karışımı, gözleri iri ve siyah, burnunun ortası yüce, dişleri seyrek, yüzü nurlu ve güleçti. Sakalı siyah ve büyükçe, göğsü geniş, kolları uzunca idi. Vakur ve heybeti, görenler üzerinde ürperti uyandırır, saygınlık telkin eder, hürmete sevkederdi.

Zamanının allamesi idi. Erbâb-ı kulûb sohbetlerine can atarlardı. Güzel giyinirdi. Cömertti.

Mevlânâ Hâlid hazretleri yed-i tûlâ sahibi; sarf, nahiv, mantık, aruz, münazara, belâgat, bedi’, hikmet, kelam, usûl, matematik, mühendislik bilgileri, fıkıh, hadis, tefsir ve tasavvuf ilimlerinde derin nüfuz ve bilgiye sahipti.

İlk tahsiline babasının yanında başlayan Mevlânâ Hâlid, daha sonra doğup büyüdüğü Karadağ Kasabası’nın medreselerinde Kur’an’ı öğrendi. İmâm-ı Rafiî’nin Şâfiî fıkhına dair eserini, nahiv ilminde Zencânî’nin metnini okudu. Daha bülûğa ermeden nazım ve nesirde yaşıtlarını geride bıraktı. Süleymaniye’de Seyyid Abdülkerim el-Berzencî, Şeyh Abdullah el-Harpûtî, Molla Salih, Seyyid Molla İbrahim el-Beyârî, Seyyid Abdurrahim el-Berzencî gibi çok kıymetli alimlerden ilim tahsil etti. Bir süre için Bağdat’a giderek orada da ilim tahsilinde bulundu. Dinî ilimlerden sonra fen bilimlerine de merak sardı. Senendec’e giderek devrin Ali Kuşcusu sayılan Muhammed Kuseym’den matematik, geometri, astronomi, coğrafya ve pusula gibi teknik bilimleri tahsil etti.

Memleketine döndüğünde ilim ve takvâda arkadaşları arasında temayüz etmişti. En zor metinlerden ne sorulursa sorulsun derhal cevap verirdi. Bu üstün zekası ve yüksek ilmî kâbiliyeti sayesinde çevresinde ilgi odağı oldu. Hatta devrin idarecileri tarafından kendisine bazı medreselerin müderrisliği teklif edildi ise de “Ben bu makama ehil değilim.” diyerek kabul etmemiştir. Fakat 1213/1798 yılında Süleymaniye’de başgösteren tâûn salgınında hocası Abdülkerim el-Berzencî’nin vefatı üzerine onun yerine müderrisliği kabul etti.

Aralıksız yedi yıl süren tedris faaliyetleri sırasında Mevlânâ Hâlid dünya ve dünya ehline iltifat etmeden bütünüyle Allah’a yönelerek kendisini ibadet, taat ve ilme verip iyiliği emir ve kötülükten alıkoymak hususunda hiçbir kimseden çekinmeden mücadele veriyordu.

1220/1805 senesinde kendisini irşat edecek kâmil bir mürşid arayışı içinde iken mânevî bir teselliye nâil olmak amacıyla gönlünü haccetme arzusu kapladı. Çünkü o, zâhirî ilimlerle yetinmenin bir eksiklik olduğunu ve kemâle ermenin asıl yolunun zâhirî ve bâtınî ilimleri imkân nispetinde birleştirmekle mümkün olacağına inanıyordu.

Musul, Diyarbakır, Reha, Halep ve Şam yoluyla Hicaz yolculuğuna başladı. Uğradığı beldelerin alimleri ile görüştü. Bazen sabahlara kadar süren müzakerelerde bulundu.

Şam’a vardığında Dârülhadis müderrisi Şeyh Muhammed el-Küzberî ile tanışıp sohbetini dinledi. Şam’da kaldığı sürede Muhammed el-Küzberî’den hadis icazeti Mustafa el-Kürdî’den Kâdirî tarikatinde hilâfet icâzeti aldı.

Yolculuğu sırasında, şu mânaya gelen Farsça şiirleri büyük bir arzu ve iştiyakla terennüm ediyordu:

Kulak devecinin çağırdığı nağmede, ruh sevgiliye doğru yol almakta,

Vücud Şam toprağında gönül ise Medine anıları ile aşk alışverişindedir.

Mevlânâ Hâlid hazretleri, Medine-i Münevvere’ye varınca Peygamber Efendimiz’i Farsça bir kaside ile şöyle medhediyordu:

Gül bile Hz. Muhammed’i kıskandı, gıpta etti.

Onun teninin güzel kokusundan ölü gibi oldu.

Yolculuğu sırasında meşakkatlerle karşılaşmış, bunun yanında mânevî lütûf ve ikramlara da mazhar olmuştu.

Nitekim Medîne-i Münevvere’ye vardığında kendisini irşat edecek bir kâmil mürşid arar dururken, Yemenli alim, âmil ve hüsn-i hâl sahibi bir zât ile karşılaşır. Dua ve irşat talep eder. O da kendisine şu nasihatta bulunur:

“Mekke-i Mükerreme’de bulunduğun sırada şeriatin zahirine muhalif gibi görünse de hiçbir şeye sakın itiraz etme, yargılamada acele etme!” Sonrasını kendisinden dinleyelim:

“Medine’den hacılarla birlikte Mekke’ye ulaştım. Yemenli o zâtın nasihatini de daima hatırlıyordum. Bir cuma sabahı Harem-i Şerîf’de yüzümü Beytullah’a çevirmiş Delâil okuyordum. Karşımda siyah sakallı biri arkasını Beytullah’a, yüzünü bana çevirmiş olarak oturuyordu. İçimden ‘Arkasını Beytullah’a dönmüş, ona hürmeti terk etmiş.’ dedim. Ama ona hiçbirşey söylemedim. Biraz sonra bana ‘Allah (cc.) katında bir mü’mine hürmetin Kâbe’ye hürmetten daha üstün olduğunu bilmiyor musun? Medine’de yapılan nasihati ne çabuk unuttun?’ dedi. Bunun üzerine onun evliyâullahdan olduğunda tereddüt etmedim. Ellerine kapandım. Kusurumun affını dileyip beni irşat etmesini istedim. O da bana eli ile Hindistan tarafını göstererek ‘Sana bu yönden işaret gelecek ve irşadın oradan olacaktır.’ dedi. Bunun üzerine orada beni maksuduma kavuşturacak bir zât aramaktan vazgeçip haccımı ikmal eyleyerek Şam’a vardım.”

Mevlânâ Hâlid (ks.) dönüşünde de yakındaki beldelerin alimleri ile tekrar görüşme imkânı bulur. Hayırlı, verimli bir seyahatten sonra zühdü ve takvâsı daha bir artmış, güzelleşmiş olarak vatanına dönüp ders okutmaya devam eder. Nihayet bir gün Abdullah el-Dehlevî hazretlerinin gezginci dervişlerinden Mirzâ Rahimallah-ı Azimâbâdî Süleymaniye’ye gelerek kendisine şöyle der:

“Benim kâmil bir şeyhim vardır. Alim ve âmildir. Meliklerin melikine sâlik, seyredenlerin derecelerini ârif ve irşadın inceliklerinden haberdardır. Nakşî tarikatine mensuptur. Benimle birlikte Cihânâbâd’a gel ve onun hizmetine gir. Zaten böyle bir işaret de almıştın.”

Bu sözleri dikkatle dinleyen Mevlânâ Hâlid, bütün meşgalelerini bir tarafa bırakarak 1224/1809 senesinde Rey üzerinden Hindistan’a doğru yola çıkar. Yaya olarak tam bir yıl sürecek olan bu yolculuk boyunca da uğradığı her bölgede bulunan ulemâ ve evliyâ kabirlerini ziyaret eder.

Tahran’a ve İran’ın bazı şehirlerine uğrar. Burada Şiî metin şerh ve hâşiyelerini gayet iyi bilen ve müctehid kabul edilen İsmail el-Kâşî ile görüşür. Aralarındaki uzun münazara neticesinde Kâşî’yi cevap vermekten aciz bırakır.

Ayrıca Bestam, Harakan, Semnan, Nişabur, Tus ve Afgan beldelerinden olan Herat’a uğrar. Bu şehirlerde de ulemâ ve meşâyih kabirlerini ziyaret eder. Pek çok alim ve şeyh ile görüşüp tanışır. Nihayet yolculuğunun sonunda Cihânâbâd diye meşhur olan Hindistan’ın başşehri Delhi’ye ulaşır. Yolculuk için yanına aldığı dünya malı olarak ne varsa hepsini ihtiyaç sahiplerine dağıtır.

Arzuların kıblesine (Şeyh Dehlevî’ye) giden yol sona erdi.

Bu yolu sona erdiren Allah’a hamdolsun.

diye başladığı, yolculuğu esnasında başından geçen olayları anlatan ve Dehlevî’yi metheden meşhur kasidesini söyler.

Kutb-ı tarîkat, alim, kâmil ve fâzıl Nakşî-Müceddidî Şeyhi Abdullah el-Dehlevî’ye intisap eder. Bir taraftan mânevî vazifelerini yaparken, bir taraftan da şeyhinin ve tekkenin hizmeti ile meşgul olur. Hizmet edenleri çok olduğu halde Dehlevî (ks.) onu bir takım hizmetler yapmaya yönlendirir. Yorucu, kırıcı işler yaptırarak nefsinin arzu ve isteklerini kırar. Bu arada şeyhinin izni ve işareti ileTuhfe-i İsnâ Aşeriyye adıyla Şia’ya reddiye yazmış bir Nakşî şeyhi ve akâid bilgini olan Molla Abdülaziz el-Hindî’nin akâid derslerine devam eder ve icâzet alır.

Seyr ü sülûka girdikten sonra aradan henüz beş ay kadar bir zaman geçmiştir ki şeyhi onu mânevî keşif ve ikramlarla müjdeler, huzur ve müşâhede ehlinden olur. Dehlevî (ks.) arkadaşları ve yakınlarının huzurunda Bağdâdî’nin velayeti ikmâl ettiğini, dirâyet ve tam bir vukûfiyetle sülûkünü tamamladığını bizzat kendi kalemi ile yazar. Hilâfetin en üstün derecesi olan hilâfet-i tâmme ile onu Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî olmak üzere beş tarîkatte halife yapar. Ayrıca kendisine hadis, tefsir, tasavvuf, evrâd vb. mezun olduğu bütün ilimlerden de icazet verir.

35 yaşında iken icazet aldıktan sonra Delhi’de bir sene daha kalan Mevlânâ Hâlid’i mürşidi irşat vazifesi ile memleketine gönderir. Bu yolculuğa çıkarken Dehlevî hazretleri, Bağdâdî’yi bizzat kendisi Cihânâbad’ı çıktıktan sonra beş-altı kilometre kadar uğurlar. Son arzusu sorulduğunda verdiği cevap dikkate şâyândır:

“Son arzum dindir, dînin kemâli ve kuvvet bulması için de dünyayı isterim.”

Memleketi Süleymaniye’de bir müddet kaldıktan sonra şeyhinin işareti üzerine Bağdat’a giderek Vali Said Paşa’nın da yardımıyla İhsâiye Medresesi’ni ihyâ ederek “İlk Hâlidî Tekkesi”‘ni tesis eder ve tarikat neşrine başlar.

Bağdâdî hazretlerinin derin ilmî ve mânevî nüfuzunu çekemeyen bazı kimselerin iftiraları hemen kendini göstermiş, onun küfrüne dair bir risâle hazırlanmıştır. İşi Vali Paşa’ya şikayete kadar vardırmışlardır. Hatta şikayet o zamanın padişahı Sultan II. Mahmud’a kadar çıkar. Şeyhülislâm Mustafa Kasım Efendi ise Sultan’a: “Ey iman edenler! Şâyet bir fâsık (yalancı/günahkâr) size bir haber getirirse, doğruluğunu araştırın. (Yoksa) bilmeyerek bir kavme kötülük eder de, yaptığınıza kesinlikle pişman olursunuz.” (49/Hucurât, 6) âyetini hatırlatır. Sultan II. Mahmud bu iş için iki kişiye vazife verir. Bu arada Vali Said Paşa alimlere, onların hîlesini gün ışığına çıkaracak bir risâle hazırlattırır. Sonuçta iddiaların iftira olduğu anlaşılır ve hasetçilerin hasedi içinde kalır.

Bağdâdî, bu arada ortalık yatışsın diye memleketi Süleymaniye’ye döner. Orada hemen ikinci bir tekke açarak irşad vazifesini sürdürür. Gerek Bağdat’taki ilk tekkede gerek Süleymaniye’deki ikinci tekkede pek çok halife yetiştiren Şeyh hazretleri, bunları Kudüs, Halep, Irak, Arabistan, Basra, Kerkük, Erbil, Diyarbakır, Cizre, Mardin, Urfa, Antep, Rumeli, Konya ve Mısır gibi Osmanlı Devleti’ne ait bölgeler ile Hindistan, Afganistan, Maverâünnehr, Dağıstan, Umman ve Mağrib gibi bir çok İslâm beldelerine göndermiş ve tarikat buralarda da gelişip yayılmıştır.

Süleymaniye’den sonra bir ara tekrar Bağdat’a gelen Mevlânâ Hâlid 1238/1822 senesinde Şam civarında Salihiye’de üçüncü bir tekke daha açar. Aynı yıl ailesi, müridleri ve halifeleri ile Şam’a yerleşir. Salihiye’de üç yıl irşad hizmeti ile meşgul olduğu süre içinde dergâhın kapıları kalabalık insan gruplarının izdihamından hâlî kalmaz. Bir çok alim ve emir kendisini ziyaret eder. Binlerce talebe ve mürid yetiştirir. Halifelerini dünyanın değişik yerlerine göndererek tarikatin yayılmasına, muhib ve müntesiplerinin artmasına ve sayısız insanın istifadesine vesile olur.

1241/1825 senesinde ikinci defa hacca gider. Hac dönüşü Şam’da kolera hastalığına yakalanır. Çok geçmeden 12 Zilkâde 1242 (10 Haziran 1826) tarihinde bir cuma günü akşamı ruhunu teslim eder. Allahu Teâlâ onun vefat gününde; tâûn hastalığı, cuma günü, gurbette bulunması, ilim talebi ile meşgul olması gibi pek çok şehadet vesilesini bir arada toplamıştır. Türbesi Şam’da Salihiyye’deki Kasyon Tepesi’nin eteğindedir. Halifelerinden Muhammed el-Firâkî’nin delâleti ile kabrinin üstüne I. Abdülmecid Han tarafından kubbe yaptırılmıştır.

Âhirete irtihali sırasında ağzından şu âyetler dökülüyordu: “Ey (Allah’ın rızasıyla) huzura eren nefis! (Rabbini) hoşnut etmiş ve (sen de Rabbin tarafından) hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön.” (89/Fecr, 27-28).

Tarih içinde müessisi hayatta iken bunca çabuk ve geniş bir coğrafyaya yayılmış pek nadir tarikat vardır. Belki de yoktur. Hâlidiye’nin bu kadar hızlı yayılması Mevlânâ Hâlid’in gerek meşrebi gerekse tasavvuf ve tarikat anlayışı bakımından, ilme ve ilim tahsiline ağırlık verilmesini isteyen, sâliklerini bunların kazanılması için teşvik eden bir kişilik sahibi olmasına bağlamak mümkündür.

“Din ve dini kazanmak için dünya” esprisi de onu siyâsî ve sosyal olaylara karşı yakın bir ilgiye sevketmiş, idareciler nezdinde itibarını yükseltmiştir.

İdarecilerle direkt muhatap olmaktan kaçınmış fakat velî, yüksek düzeydeki ulemâ ve zengin tüccarlar gibi daha alt düzeydeki güç odaklarına hitap etmiştir.

Müntesipleri arasında Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendi ve Mehmed Refik Efendi gibi iki büyük şeyhülislâm; Said Paşa, Davud Paşa, Abdullah Paşa, Necib Paşa ve Namık Paşa gibi ileri gelen devlet adamları bulunmaktadır.

Yetiştirdiği ve şeriatin ahkâmına sıkı sıkıya bağlı kalmalarını emrettiği 116 adet halifesinden Abdullah el-Hakkârî, Tâhâ el-Hakkârî ve Muhammed el-Firâkî ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni, Muhammed el-Mehdî-i Dağıstânî ve Şeyh İsmail Şirvânî (İmâm Şamil’in Şeyhi) ile Kafkasya ve Kazan bölgelerini, Hartâvîzâde Şeyh Muhammed er-Ruhâvî ile Urfa civarını, Tortumlu Şeyh Feyzullah Efendi ile Erzurum, Erzincan ve Karadeniz sahillerini, Şeyh Muhammed el-Kudsî ile Konya ve İç Anadolu Bölgesini, Silistreli Hacı Feyzullah Efendi ile Malatya ve Elazığ bölgelerini, Abdullah-ı Mekkî ile Erzurum, Erzincan, Kudüs ve özellikle Mekke bölgelerini, Muhammed Said, Abdülvehhab es-Sûsî, Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî ve Abdülfettah Ukarî’ler vasıtası ile de “her beldeye bir halife” prensibini esas alarak İstanbul’u nüfûzu altına almıştır.

116 halife Hâlidîliği XIX. asrın en yaygın tarikati haline getirmiştir. Ünlü Hanefî fakihi İbni Âbidîn ile Rûhu’l-meânî adlı tefsirin müellifi Âlûsî de Hâlidî mensubudur.

Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Hindistan’a bizzat gidip Nakşî Tarikati’ni kaynağından, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî’nin mensup olduğu Müceddidiye şubesinden çok mükemmel bir tarzda Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin tam rızasını alarak Bağdat’a yerleştirmiş ve bütün Ortadoğu’ya yaymıştır. Nakşîlik bundan sonra Bağdâdî’nin halifelerinden Ahmed b.Süleyman el-Ervâdî’nin Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerini irşad için İstanbul’a gitmesiyle yeni bir seyir izlemeye başlıyor.

Mevlânâ Hâlid hazretleri, cömert, güzel ahlâklı, halkın eziyetlerine sabırlı, açık ve tatlı sözlü, azimetle amel etmeyi seven, ihtiyatı elden bırakmayan, yetim ve dulları himaye eden, Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmayan bir gönül eri idi. Kendi geçimlerini kendileri temin eder, başkalarından yiyecek kabul etmezdi.

Huzurunda oturup zâhirî ve bâtınî âdâba riayet edenler, azamî derecede istifade ederlerdi. Huzurda bulunanların kalpleri dünya sevgisinden, makam, mal mülk telaşından, gaflet pasından arınırdı.

Usûl, hadis, fıkıh, tefsir, tasavvuf okutur, hastaları tedavi eder, müridlerini en güzel şekilde yetiştirirdi. Şeyh hazretleri halkın kendisini meşgul etmesiyle Hak’tan gafil olmazdı.

Mevlânâ Hâlid-I Bağdâdî Hazretleri’nin Müridlerine Vasiyeti

“Besmele, hamdele, salveleden sonra Cenâb-ı Hak’tan havf ve haşyet etmeyi size vasiyet ederim.

“İnsanlara eziyet etme. Başkaları senin gıybetini etse de sen hiç kimsenin gıybetini etme. Nefsin için dünya menfaatlerinden bir şey alma. Alırsan Şer-i Şerîfe uygun al. Ve aldığını da hayra sarfet. Mü’min kardeşlerin aç ve muhtaç iken şehevât-ı nefsaniyyene sarf etme. Hiçkimseyi tahkir etme. Nefsini hiçkimsenin fevkinde tutma. Kalbî ve bedenî ibadetlerde tüm gayretini sarfet. Yine de iyi amel yapmadığını hesap et. Niyet ibadetin ruhudur. Eğer sen kendini her hayırda müflis görmezsen, bundan büyük cehalet olmaz. Kendini müflis gördüğünde de Hakk’ın rahmetinden ümidini kesme. Zira Cenâb-ı Hakk’ın fazlı ve rahmeti kul için insanların ve cinlerin ibadetinden hayırlıdır.

 “De ki: ‘(İnsanlar) ancak bununla, Allah’ın lütfu ve rahmeti (olan İslâm ve Kur’an) ile sevinsinler. Bu onların toplayıp durdukları (bütün dünyalık) şeylerden hayırlıdır.” (10/Yunus, 58) Cenâb-ı Hakk’ın fazlını ibadetlerini terk etmek için sebep arama. Tek sebep şaytanın seni aldatmasıdır.

“Cenâb-ı Hakk’tan İslâm’ın küfür üzerine galip gelmesi için dua et. Bulunana kanaat göster. Sünnet-i Seniyeye tâbi ol. İşrak, duhâ, evvabîn, teheccüd namazlarına devam et. Daima abdestli bulun. Her yaptığın işte maksadın Hakk’a yaklaşmak olsun. Yaşadığımız her dakikanın hesabını mutlaka Allah’a vereceğiz.”




Adınız  
Yorum Yap